Bundan 10 yıl önce, daha çok benim isteğim üzerine bağa bir miktar şaraplık üzüm aşılamaya karar verdiğimizde, Tarım Bakanlığının 1997 basımı olan ve içinde Türkiye’de yetiştirilen yerli ve yabancı üzüm çeşitlerinin bulunduğu “Üzüm Çeşit Katalogu” ndan, iklim isteklerine, nasıl şarap verdiklerine, hastalıklara dayanımlarına hassasiyetlerine vs. bakarak bazı şaraplık üzümler seçmiştim. Onların içinde Shiraz yoktu. Çünkü o kitapta Shiraz yoktu. Çünkü, kitabın basıldığı yıldan önce Türkiye’de Shiraz yetiştirilmiyormuş. Üstüne, o zamanlar ben de bu konuda fazla bilgi sahibi olmayınca, Shiraz 1 yıl gecikmeli olarak ertesi yıl aşılandı.
Bugün itibarıyla Türkiye'de birçok bağda Shiraz yetiştiriliyor. Bu güzeller de, Garova’daki az miktardaki Shiraz’larımızdan...
Biz, yaklaşık 30 yıl önce ilk parsel bağı kurduğumuzda, küçük bir alan (bağ) olmasına rağmen buraya birçok üzüm çeşidi aşılanmıştı. Perlette çekirdeksiz, Alphonse Lavalle ve Cardinal ana çeşitler olmak üzere, bir miktar erkenci Uslu üzümü ve sanırım çok azar miktarda olmak üzere 1-2 çeşit daha vardı. Bu çeşitleri kim önermişti, neye göre seçmiştik, şimdi hatırlamıyorum. Ama bunların içinde iyi ki Cardinal varmış. Çünkü Cardinal hakikaten çok güzel bir üzüm. Birgün yerini alabilecek güzellikte bir üzümle tanışır mıyım bilmiyorum. Öyle bir üzümle tanışıncaya kadar –şimdilik- onu tek geçerim...
Zaman içerisinde bu eski parseldeki diğer üzüm çeşitleri tekrar aşılanarak Alphonse ve Cardinal oldular. Cardinal üzümü E.Synder ve F.Harmon tarafından 1939 yılında Kaliforniya'da Flame Tokay ve Alfonse Lavallee üzümlerinin melezlenmesi sonucu ıslah edilmiş bir çeşit. Ülkemizde Ege, Marmara ve Akdeniz Bölgelerinde yetiştiriciliği yapılmaktadır. İri taneli erkenci bir sofralık üzümdür. Tanenin rengi ilk başlarda pembemsi kırmızıdır, ama bu renk yanıltıcı olmasın, bu renkteyken bile tatlı ve aromalıdır. Zaman ilerledikçe taneler siyaha dönük koyu kırmızı bir renk alır. Daha da tatlanır ve aroma kazanır. Yuvarlak ve iri (biraz basık oval) olan tanelerin ağırlığı 6-9 gramdır ve 2 - 4 adet çekirdek ihtiva ederler. Salkımları dallı konik bir yapı gösterir, iridir ve seyrektir. Literatür bilgisinde salkımları için "iri" (500-600 gram) deniliyorsa da salkım büyüklükleri yetiştirme şartlarına (sulanıp sulanmama, bakım, gübreleme vs.) göre değişebilir.
Pembe çekirdeksiz üzüm. Bağımızda sadece bir tek asma olarak mevcut. Epeyce yıl evvel, benim daha çalıştığım zamanlarda, birgün, kuzenlere "bağdan birkaç salkım üzüm getirin de yiyelim" demiştim. Onlar da gitmiş bu pembe çekirdeksiz üzümden iki salkım alıp gelmişlerdi. Ben de, bu üzümü pek bişeye benzetemediğimden, "koca bağda bula bula bu üzümü mü buldunuz" demiştim.
O zamanlar bağla ilgilenecek fazla vaktim olmuyordu, ve benim, bağda böyle bir üzüm olduğundan haberim bile yoktu. Fakat, yedikten sonra çok beğendim ve o gün bugündür de çok beğenirim... Tadı güzel olan bu üzümün pazarda satımı zordu. İnsanlar onun çekirdeksiz kırmızı üzüm olduğunu bilmiyorlar, gelişmemiş, iyi olgunlaşmamış bir kırmızı üzüm sanıyorlar ve almakta tereddüt gösteriyorlardı. Sonra, zaten 3-5 asmadan ibaret olan bu asmaların yerine başka üzüm aşılandı ve şimdi bir tek asma kaldı. Ayrıca, ilk parsel bağı kurduğumuz zaman, değişik çeşitlerden epeyce üzüm dikmişiz. Küçük bir bağda, botanik bahçesi gibi bir çok çeşitte üzüm yetiştirmek, ticari bir yetiştiricilik için doğru değil(miş)...
Eskilerden bir fotoğraf. Tarih 30.07.2005 Bir gün akşamüzeri evden çıktım, bağın içine gittim. Sonra, bağın içinden yolun kenarına doğru gittiğimde, babamı gördüm sandım. Halbuki ben çıkarken babam evdeydi. Ama nasıl olur dedim, biraz önce evde bırakmıştım. Meğer oraya bir korkuluk gibi bişey yapmış. Ya da bekçi diyelim. Nasıl derseniz artık. Üzerine de çalışırken giydiği gömleklerinden birini giydirince ben o sanmışım. Fötr desen, o da uyuyor...
Bütün yaz boyunca, yoldan gelen geçenler, jeep safariye çıkan turistler ona selam vererek geçtiler. Bazıları kamerayla çektiler. Çaktırmadan çok meşhur olmuştu bizim korkuluk…
Bodrum Karaova Yeniköylü Çelik lakaplı Mustafa Bacaksız besteleyerek dile getirdiği Bodrum Hakimi (Hakime Hanım) türküsünde şöyle der;
Bodrumlular erken biçer ekini,
Feleğe kurban mı gitti Bodrum Hakimi
......
Artık Bodrum’da pek ekin de kalmadı, kalanlar da daha bir erken biçilir oldu... Nerde o eski, buğday, arpa, yulaf dolu tarlalar... Nerde o emek dolu, insan dolu tarlalar...
Geçtiğimiz hafta içinde, 25 dakika kadar süren küçük bir harman dövdük. Küçük bir mercimek harmanı. Ben de oradaydım ve benim için de nostaljik bir durum oldu. Onun için diyorum eski günlerdeki gibi diye.
Barış Manço şarkısında; “Arpa buğday yan yana orak istemez / Yağız at şahlandı mı, dur durak dinlemez / Sen de bana git diyorsun amma / Senin bana gönlün var gibi gibi…” diyor.
Yukarıdaki fotoğrafın yılı 1987 ya da 1988 dir. Biçilen de yulaf, demek ki orak istiyormuş. Eski günler... Sağ ön taraftaki elinde orakla dikilen Erdal, sağ arkada hasır şapkalı mavi gömlekli olan benim, benim önümdeki büyük hasır şapkalı olan da babam.
Önceleri orakla biçilen ekinler sonraları orak makinalarıyla da biçilmeye başlandı. Biçilen ve “deste” halinde olan ekinler daha sonra tarlanın içinde uygun bir yere toplanır ve “patoz” vasıtasıyla tane ile saman ayrılırdı. Bunun adı “harman dövmek” tir. Haziran ve Temmuz aylarında etraf gece gündüz traktör ve patoz sesinden geçilmez, patoz sayısı fazla olmadığından herkese sıra çabuk gelmezdi. Sıra geldiğinde de saati tam olarak ayarlamak çok zordu. Günün ortasında hava aşırı sıcak olduğundan sabah ya da akşamüzeri başlanırdı harmana genellikle. Kimi zaman uzun sürer, gün ışığı yetmezdi. Ay ışığı ve traktörün ışığında gece saat birlerde, kimi zaman sabaha karşı, saatlerce harman dövdüğümüz günleri hatırlıyorum.
Daha eskilerde ise biçilen ekinlerin harman yerlerine taşınıp, “döven” lerle çatma dövüldüğünü ve rüzgarda yabalarla savrularak tane ve samanın ayrıldığı günleri de ucundan, köşesinden biraz hatırlarım. Harmanlar, harman yerinde dövülürlerdi. Dövülen harmanlar (ekinler) rüzgarda savrulacağı için harman yerlerinin devamlı rüzgar alan yerler olması gerekirdi. Harmanların içine toz, toprak, taş falan karışmaması gerekirdi. Tarlanın içi bunu sağlamaya uygun olmadığından, biçilmiş olan ekinler harman yerlerine taşınırlardı. Harman yerleri, sürülmezdi. Bol, düzgün ve sık çimenli bu yerler, çimenlerin kurumasıyla sert ama halıya benzer temiz bir zemin oluştururlardı. Çocukluğumuzda futbol oynamaya en müsait yerler olan buralar asıl olarak hasattaki işlevleri nedeniyle önemliydiler. Şimdi hiç harman yeri kalmadı. Kalmasının bir anlamı da yok aslında ama yine de bir iki tane kalsaydı keşke diyorum…