Haziran Ayının başıydı, akşamüzeri bağın içinde Adakarası asmalarımın fazla yapraklarını ve salkımlarını seyreltiyordum. Salkımlar daha yeni oluşmuşlar ve taneler de daha saçma iriliğindeydiler. İşte o zaman almıştım Belediye Başkanımız Mehmet Kocadon'un Belediye'ye yönelik bir soruşturma kapsamında ifadesi alınmak üzere Adliyeye götürüldüğünü. Eve gelmiş ve Adliyeden çıkacak haberi takip etmeye başlamış, akşamın geç saatlerinde de maalesef tutukluluk haberini almıştım. Müthiş üzücü bir haberdi. Üzücüydü, çünkü onun öyle bir suç işleyeceğine hiç inanmamıştım. İnanmam da zaten. İnanamam... Çünkü, bakmayın öyle (biraz da resmi olarak) Belediye Başkanımız Mehmet Kocadon dediğime, 20 yıla yakın bir süredir tanıyorum onu...
Televizyonda tenis maçı izlerken, etraftan bana onun için geçmiş olsun dilekleri geldiğinde, interneti her açtığımda zaten aklımdaydı ama, bağın içine her gittiğimde, ki aşağı yukarı hergün ya da günaşırı giderim, "buradayken almıştım o kötü haberi" dedim hep. Zaman ilerledikçe taneler büyüdü, tanelere renk gelmeye başladı (buna, bağcılık dilinde "ben düşmesi" diyoruz), sonra salkımlar olgunlaştılar ve bir kaç gün önce de toplanıp işlendiler. İşte bütün bu süreçte Mehmet abi içerideydi ve zaman geçtikçe, üzümler karardıkça onun şafağı aydınlanıyordu... O şafak günü, ilk duruşma tarihi olan 6 Eylül'dü.
Malulen emekli olmadan önce, çalıştığım dönemlerde bir müdürüm vardı. Müthiş gülerdi. Birgün akşam yemeğinde Restaurantta karşılaştık ve beraber yemek yedik. Demek ki bir cesaret gelmiş olmalı ki bana, "Müdür bey müthiş gülüyorsunuz, inşallah bu gülüşünüz hiç kaybolmaz" dedim. Bana, "teşekkür ederim, bazen arkadaşlarım da gece bile olsa arıyorlar, "bi gülsene" diyorlar" dedi. İşte aynı şey Mehmet abi için de geçerli. Onu her aradığımda, ya da onun beni her aradığında telefonu öyle yüksek bir enerjiyle ve çok güzel gülerek açar ki, bu da bana her zaman bir coşku, mutluluk ve güven vermiştir. Dilerim ki, -yukarıdaki fotoğrafta da görüldüğü gibi- ona çok yakışan bu gülüşü yüzünden hiç kaybolmasın ve enerjisi hiç eksilmesin...
İddianamenin hazırlanması, adli tatil derken, ilk duruşmanın tarihi de 6 Eylül olarak açıklanmıştı. Ne hikmetse, tesadüf!!! bu ya bütün bunlar da adli tatile denk!!! gelmişti. O arada, bilmem kaçıncı yargı paketiyle gelen düzenlemeler çerçevesinde tutuksuz (buna adli kontrol falan diyorlar) yargılanmak üzere tahliye edilmesini beklemiştik, ben çok umutluydum. Ama olmamıştı. Beklentiler boşa çıkmıştı. Kim nereye kaçacaksa sanki...
Nihayet ilk duruşma tarihi geldi. Bodrum'dan Muğla'ya giden Mehmet Başkanımı sevenlerin büyük desteğiyle başlayan ve iki gün süren mahkemenin sonunda, savcının tahliye talebi mahkemece kabul edildi ve 7 Eylül Cuma günü akşam saatlerinde büyük sevgi gösterileri arasında tahliye oldu ve büyük bir konvoy eşliğinde geldiği Bodrum'da, çok büyük bir coşkuyla karşılandı... Götürülürken başı dikti, daha da dik olarak geri döndü...
Ben kendimden de iyi biliyorum ki, insan geriye dönüp baktığında, şimdi bir daha olsa katlanamam, dayanamam diyeceği şeylere nasıl olup da katlandığına hayret ediyor. İnsanoğlu güzel günlere ulaşınca, geride kalan o günleri unutuyor, ki doğrusu da budur belki... Onun için gün bugün. Gün, Mehmet abinin tahliye olduğu gün. Gün, mutlu olma günü... Bu sebeptendir ki, mutluyum, mutlusun, mutlu, mutlular...
Yani, kısaca çok mutluyuz...
Başta ailesi olmak üzere, yakınlarına ve dostlarına, hepimize geçmiş olsun...
Ama yine de insan, bu "tutuksuz yargılama" kararını daha önceden vermek çok mu zordu demeden edemiyor. Bilmem, Ferhan Şensoy'un "Pardon" filmini izleyeniniz var mıdır? Tam bir kara mizah.
100 gün alacaklısınız,
Pardon...
8 Eylül 2012 Cumartesi
13 Ağustos 2012 Pazartesi
Bodrum-Kuşadası-Ortaklar-Söke-Bodrum Turu ve Ortaklar'da Sevilen Magnesia Şarap Üretim Tesisini Ziyaret
Amcam, Kuşadası’nda çalışan ve hafta sonu tatili için köye gelen kızını (kuzenimi) sabah erkenden yola çıkarak, mesai saatine yetişecek şekilde Kuşadası’na götürecekti. Bana, “eğer gelmek istersen beraber gidelim” dediğinde, ben de, “tamam” dedim. Sabah yolculuğu güzel olur. Ve o yol güzergahı benim için hatıralarla doludur, nostalji yüklüdür. Hem Söke Ziraat Teknik Lisesinde okurken, hem onun öncesinde, sonrasında ne çok geçtim o yoldan. Söke’de yatılı okulda öğrenciydim ve Cuma akşamlarından evci olarak amcama giderdim. Bazı hafta sonları da amcamla beraber köye giderdik. Yola genellikle Cumartesi sabahı erken saatlerde, sabah ezanı okunurken çıkardık. O yolun her bölümünde bir hatıra vardır, mesela bir yerden geçerken çok yağmur yağmıştır, bir başka noktasında mola vermişizdir, bir başka yerinde başka bişey olmuştur vs… Yani, arabadan inmesem bile o yollardan geçmek benim için güzeldir, değerlidir. Sıcağa kalmadan dönmeyi planlıyorduk. Sanırım arabadan inmem ama “yine de tekerlekli sandalyeyi alalım” dedim. İyi ki de demişim…
Kuşadası’na varıp yolcumuzu işyerine bıraktıktan sonra, amcam Söke’ye değil, Çamlık-Ortaklar yönüne hareket etti ve “Ortaklar üzerinden dönelim mi” dedi. Ben de, “tabi, olur” dedim. Hem de güzel olur. Kuşadası’ndan Çamlık’a giden yol gayet güzel ve Çamlık Kuşadası’na yakın bir köy. Hemen Çamlık’taki 7 Bilgeler Bağları ve Şaraphanesi geldi aklıma geldi. Zaten biraz gidince tabelayı da gördüm, az sonra da işaret edilen yere saptık. Kapıya geldiğimizde etrafta kimseyi göremediğimden ve biraz da randevusuz olduğumuzdan, geri döndük. Şimdilik, bu güzel tesisi, yerini, etrafını görmüş oldum. Umarım daha sonra planlı programlı bir şekilde gitme fırsatım olur… Planlı programlı gidilecek ve zaman ayrılacak Çamlık’taki bir diğer yer de Tren Müzesi.
Selçuk-Ortaklar yolundan Ortaklar’a yöneldik. Epeyce olmuştu buralardan geçmeyeli. Sonra Ortaklar’daki kavşağa geldik ve Söke yoluna saptık. Eski yolculuklarımda bu kavşakta kısa süreli bir mola verildiği olurdu, yolcu indirilir bindirilirdi, bazen aktarmalı yolculuklarımda burada otobüs beklerdim.
Sevilen Magnesia Şarap Üretim Tesisini Ziyaret
Kavşağı dönüp biraz ilerledikten sonra sarı zemin üzerindeki “Magnesia” tabelasını gördüm. İşte o anda kafamda bir şimşek çaktı. Sevilen Şarapları, üretim tesisini Aydın-Ortaklarda Magnesia antik kentinin hemen yanıbaşındaki yeni yerine taşımıştı. Taşınma sebeplerinden, yeni tesisin ne zaman hazır olacağından, tesis için yapılan güzel taş binadan, bu taşınmayla beraber fermentasyon tanklarının da yenilendiğinden, üretim teknolojisinin modernleştiğinden haberdardım. Yani, bu konuda yazılıp çizilenleri, çıkan haberleri takip ediyordum. Ve, bir ara –eğer mümkünse- orayı görmek, gezmek istiyordum. İşte şimdi çok yakınındaydım, gayriihtiyari bir şekilde Sevilen’in yoluna dönmüştüm bile, dönmüştüm ama, randevu yok, bişey yok, kim geldi, sarı çizmeli Mehmet ağa. Kim tanır beni.
Kapıda güvenlik şefine kendimi tanıtıp durumu izah ettim. O da içeriyi aradı, biraz ileride Gökhan (Güner) beyin olduğunu onunla görüşebileceğimi söyledi. Sonra Gökhan beyle tanıştık, arabadan inmeyi düşünmediğimden ve vaktini de almak istemediğimden biraz arabada oturduk ve sohbet ettik. Derken, arabadan inmiş, tekerlekli sandalyeye oturmuş, Gökhan beyle beraber tesisi gezerken buldum kendimi…
Gökhan bey, epeyce bir zamanını ayırdı ve bütün tesisi anlatarak gezdirdi. Bana dediği de, “ben geldiğimde sen de sizin oraları bana gezdirirsin” şeklindeydi. Ne zaman isterseniz Gökhan bey. Çok seve seve yaparım bunu…
Çok istediğim ve bugün için hiç hesapta olmadığı halde gerçekleşen bu Sevilen Magnesia tesisi gezisi, üstelik de Gökhan Güner beyin yakın ilgi alaka ve rehberliğiyle gerçekleşince benim için erken bir Bayram hediyesi oldu. Bunun için kendilerine bir kez daha teşekkür ediyorum…
7 Ağustos 2012 Salı
Blog Arkadaşlarımın Ziyareti
Arkadaşlarım Özgür ve eşi Hülya Aytekin İsviçre'den. Tatil için Bodrum'a geldiklerinde, İstanbul'dan onların yanına gelen arkadaşlarıyla beraber Garova'ya da geldiler. Zaten benim blogumla da internet üzerinden Bodrum'da tatilde kalabilecekleri bir yer ararken karşılaşmışlar. Daha sonra da takipçisi olmuşlar. Kışın bana yazmışlardı yazın Bodrum'a geldiklerinde uğramak istediklerini, ama o kadar mailin arrasından ben onu unutmuştum. Bunu kendilerine de söyledim :)
Özgür'ün çocukluğu Çal'da bağlar arasında geçmiş. Onun için de bağları seviyor. Bağlardan, ileride Ege'de bir yere yerleşmek istediklerinden epeyce çok sohbet ettik. Eşinin iki blogu var, Özgür, "ben de blog yazmak istiyorum" diyordu ama aslında onun da bir blogu var zaten :)
30 Temmuz 2012 Pazartesi
2012 Yılı Alphonse Lavallee Üzümlerimiz
Zaman çok çabuk geçiyor. Budamasıydı, toprak işlemesiydi, bakımıydı derken, yaz geldi, önce Cardinal üzümlerimiz olgunlaştılar, şimdi de Alphonse Lavallee üzümlerimiz olgunlaştı. Aşağı yukarı geçen yıllarla aynı zamanda.
Alphonse Lavallee Üzümü : İri taneli orta mevsimde yetişen bir sofralık üzümdür. Tanenin rengi siyah-mor tonlardadır. Çekirdek sayısı 1 ile 4 arasında değişebilir. Tanelerin şekli yuvarlaktır ve ağırlıkları da 7-9 gramdır. Tanelerin kabuğu biraz kalın olmakla birlikte, bu kalınlık yeme esnasında rahatsız edici değildir. Salkımları konik bir yapı gösterir ve dolgundur. Literatür bilgisinde salkımları için "iri" (500-600 gram) denilmekle birlikte, bundan daha küçük salkımlara da, daha büyük salkımlara da rastlanır. Bizim bağda 2,1 kg gelen bir Alphonse Lavalle salkımı kesmiştik.
Sinonimi; Karatopalak, Enfes, Ribier'dir. Sinonim : (Yun : syn ile onyma : ad) Aynı kategoride kullanılan aynı taksonu (takson : sınıflandırmada, alttüre kadar bir hiyerarşi içinde düzenlenmiş tüm birimlerin ortak adıdır) ifade eden iki ya da daha fazla sayıdaki bilimsel isim.
Alphonse Lavallee'in dikkat çeken bir özelliği de, yeni çeşitlerin elde edilmesinde melezlemede (çaprazlamada) çok sık kullanılmış olması. Mesela, çok güzel bir üzüm olan Cardinal üzümü 1939 yılında Kaliforniya'da Flame Tokay ve Alphonse Lavallee üzümlerinin melezlenmesinden elde edilmiş. Son yıllarda oldukça kabul görmüş olan Trakya İlkeren de Alphonse Lavalle ve Perlette melezi bir çeşit. Michele Palieri de Alphonse Lavallee ve Red Malaga üzümlerinin melezlenmesinden İtalya'da elde edilmiş. Sadece bunlar değil, başkaları da var. Ama bu kadar örnek ne demek istediğimi anlatmaya yeter sanırım.
Yaygın olarak ilk başlarda Marmara Bölgesinde yetiştirilmiş olmakla birlikte daha sonra, Ege ve İç Anadolu Bölgesi başta olmak üzere diğer bölgelere de yayılmıştır. Koyu siyah-mor renkte, iri taneli gösterişli bir üzümdür. Yola dayanıklıdır ve pazar değeri yüksek olan bir çeşittir. Kısa budanır, kordon terbiye sistemiyle iyi sonuç verir.
23 Temmuz 2012 Pazartesi
Cardinal Üzümü Zamanı
Cardinal üzümü aynanın karşısına geçmiş, "ayna ayna söyle bana benden daha güzeli, pardon tatlısı var mı" demiş. Desem de, inanmayın. Ama deseydi de şaşırmazdım. Hatta, onun yerinde ben olsam, derdim. Çünkü yiyenler de bilir ki, bu üzüm müthiş bişey...
Acaba bu üzümü Türkiye'ye ilk olarak kim getirdi. Bunu bilmiyorum ama, yaklaşık 30 yıl önce ilk parsel bağımız kurulduğunda, iyi ki, bu kadar güzel olduğunu bilmeden de olsa bu üzümü de aşılamışız.
Cardinal üzümü E.Synder ve F.Harmon tarafından 1939 yılında Kaliforniya'da Flame Tokay ve Alfonse Lavallee üzümlerinin melezlenmesi sonucu ıslah edilmiş bir çeşit. Ülkemizde Ege, Marmara ve Akdeniz Bölgelerinde yetiştiriciliği yapılmaktadır. Erkenci bir çeşittir.
Bu fotoğraflar da bu yılın Cardinal üzümlerimizden. Bu yıl da aşağı yukarı geçen yılla aynı zamanda Temmuz'un ikinci haftasında olgunlaştılar.
Cardinal üzümünün tanelerinin rengi kırmızı-mor olarak tanımlansa da benim gördüğüm daha çok kırmızı ve kırmızının tonları şeklinde. İyice olgunlaştığında ise, yukarıdaki fotoğrafta da görüldüğü gibi, siyaha yakın koyu kırmızı bir renk alıyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











